Bir Tuhaf Hikaye…

0

Malum Avrasya Maratonu.

İstanbul’da yaşamadan önce bi gün İstanbul’a taşındığımda koşacağım derdim.

3 yıl yaşadım sevgili İstanbul’da. Yaşamak denirse tabi.

Bugün görünce tekrar aklıma geldi, bu 3 yılda hiç katılamayışım.

İlk 2′sinde retina taratarak 30. katlara çıktığımız için, içinde kaşıkçı elmasını sakladığımıza inandığım plazamızda mesai yapıp 10. öğün yemeksepeti fast food’umuzu yerken katılmak mümkün olmadı.

Çünkü saçmaydı koşmak, bir sürü formüllerin arasında kaybolup +1 farkı bulmaya çalıştığımız excellerimizle gözlerimizi kör edip dünyayı kurtarmak varken!

Hem Kasım ayında İstanbul soğuk ve yağmurlu olurdu.

 

Ne gerek vardı ki pencereleri açılmadığı için yaşayacak kadar oksijeni akıllı sistemi ile bize veren, sıcacık plazamız, önümüzde en yakın dostlarımız, laptoplarımız varken.

Zaten vefat eden babannemizin cenazesine gidemezken, uzun yıllardır görmediğimiz arkadaşımız aynı şehre geldiği halde hiç görüşemezken hatta sabaha karşı işten çıktığımız için eve su bile alamazken koşmak ne büyük lükstü!

9 kilonun hikayesi buydu aslında.

Tabi ki yılda 1 kez koşmadığım için değil, güneş girmeyen ama şehre tepeden bakan bir beton yığını içine hapsolmuşken 30 katı merdiven yerine asansör ile çıktığım için almıştım o kiloları.

Oysa ki evime gitmek için değiştirdiğim 1538. araçta topuklu ayakkabılarımla kalori yakmıyor değildim.

Yanılmışım. Göz ardı ettiğim bir şeyler varmış.

20 saat çalıştığımız için 5 öğün yediğimiz yemekler sonrası maaşımın yarısını verip bir spor salonuna yazılmamak en büyük hataymış.

Böylece klimalı ortamdan hiç çıkmaz İstanbul’un havasını hiç solumamış olurdum. Ne büyük şans!

Neyse konumuz bu değil tabi ama yeri gelmişken öyle bir anlatmak istedim.

 

avrasya

İstifa edip Ankara’ya geri dönmeden önceki senemde Avrasya Maratonu’nun olduğu Pazar günü denk geldi, mesaiye kalmadık.

Herhalde o gün müdürümüzün dünyayı kurtarmak dışında daha önemli işleri vardı, kim bilir belki de bir diğer ekibini mesai için kitlemiş, hiç bir anı bir diğerine benzemeyen mükemmel iş hayatımızda keyifle ve gülümseyerek bol oksijenli plazamızda excellerle mutluluk içindeydiler.

Bu konuyu bilemiyoruz ama emin olduğumuz şey benim o gün mailime gelen çok anlamlı 1997741 e-postayı cevaplamak dışında herhangi bir sorumluluğum yoktu.

Ama yine gidemedim maratona.

Yok hayır bu 1997741 maili cevaplarken yorgun düştüğüm için ya da ütülemek zorunda olduğum 1485549 tane takım elbise ve gömleğim olduğu için falan değil tabi ki.

 

avrasya3

 

 

Sadece otel gibi kullandığım evimi özlemiştim.

1 ay boyunca evime giremeyen sudan içmek istemiş, sadece en fazla 14 kez oturabildiğim koltuğumdan kalkmak istememiştim o kadar.

Sonuç olarak; yaşarken anlamak çok mümkün olmuyor ama zamanı yavaşlatmayı başarıp dışarıdan hayatınıza bakabilirseniz eğer çok fazla şeyi kaçırmış olduğunuzu fark edeceksiniz.

Plazalar, yenilen yemekler, şık giysiler ve para sadece birer duvar.

Olmak zorunda bırakıldığınız ve yaşamak istediğiniz hayat arasında kalın, yüksek bir duvar.

Bu duvarı yıkabilenlere ne mutlu! Diğerlerine de başarılar diliyorum.

.

.

Ha bu arada o 9 kilo bu hayattan vazgeçtikten 3 ay sonra kendiliğinden gitti.

Hayat!

 

 

Ecem Seçkin- Ankara 17 Kasım 2014

ecemseckin.net

Lütfen Paylaşın...

Yorum Yapın