“Kırmızı Palto”

0

Öykünün adı “Kırmızı Palto” değil. O ismi biz koyduk. Belki de babaların küçük kızlarına (almasa-alamasa) bile en çok çok yakıştırdığı giysi olarak düşündüğümüzden.. Ve her gün gazete sayfalarında, ekranlarda artık sadece rakam olarak ifade edilenler için…

 

Komşu Sokakların Savaş Öyküleri (9)

Çok uzun süren bir yolculuktu. Pek çok ülkeyi kat ederek ardında pek çok sevgili ölü, acı bırakarak gelmişti bu ülkeye. Bu karanlık, hüzünlü, yalnız ülkede ilk ayıydı ve çok yorgundu.

Çok eksik, çok mutsuzdu… Parmağını kıpırdatmak istemiyor, sınırı aştıktan sonra yaptığı iltica başvurusuyla ilgili bürokratik işlemleri bile takip edecek gücü bulamıyordu.

Yatmak, sürekli uyumak, uyanık olduğu anlarda da gövdesini, ruhunu teslim alan derin acıyı hissetmemek için ölmek istiyordu.

Eşini, biricik sevgilisini, çocuklarını, dünyadaki en yakınlarını, ailesini kaybettikten sonra ölmek istediği halde diğer göçmenlerle birlikte adeta hayata sürüklenmiş, yaşamaya ve yaşatmaya daha çok ihtiyacı olanlara inat, o varabilmişti buraya.

Oysa çok kez caymış, daha fazla ilerlemek istemediğini söylemiş, pek çok tehlikeli girişimi sonunda ölüm, yakalanma, tutuklanma, sınır dışı edilme, geldiği yere geri gönderilme riskine rağmen gerçekleştirmiş, ona rağmen başarmıştı.

”Ölmek insanın tercih ederek başarabileceği bir şey değil” diye düşündü. Tıpkı yaşamak gibi.

Dinlerin en büyük iddiası da buydu, verenin de alanın da ”O” olduğu iddiası. İnsanın O iradeye karşı çıkamayacağı inancı. Uğruna hayatlar söndürülen dinlerin, Allah’ın rolüne soyunup birbirini öldüren inananları, canı ancak verenin alabileceğine inanıyor ama onun yerine geçip birbirlerini öldürüyorlardı.

Oysa veren istediğinde alıyordu canı… Veren…

Ona da isyan etti. Madem vardı, madem bunca çaresizliği veriyordu. Bir noktadan sonra, verdiği çaresiz acıları almayacaksa, verdiği canı almalıydı.

Başarmak istemeyenlerin, iddiası bulunmayanların hatta bırak hedefe varmayı, yaşama iddiasını bile kaybetmişlerin başarı şansının bu sebeple daha yüksek olduğuna hükmetti. Allah dahil kaybedecek şeyi olmamanın sonucuydu bu… Allah dahil her şeyden caymanın. Bütün korku sınırlarını aşmanın. Bütün inançları yitirmenin. Bunun cezasıydı hala alıp verdiği nefesler.

Artık çocuklarını kaybetmek, Allah’ı yanında hissetmemekten de çok acıtıyordu canını. Varını yoğunu kaybedenlerin inanmayı sürdürmesi ne kadar zordu?

”Kaybedecek şeyi olmayanların, başarı şansı yüksek ama mutlu olma ihtimalleri düşük” diye düşündü.

tehlikeli yolculuk

Çocuğu olan bir kadın asla kendisi kadar rahat olamazdı. Onun kendi canının dışında korumak zorunda olduğu can-canlar vardı. Yollarda tanıdığı analar geldi aklına. Sevdiği erkekler için endişe eden kadınlar, karılarını gözünden sakınan erkekler, ana-babasının ömrüne rahat ülkelerde cennet hayatı eklemek isteyen evlatlar.

O hiçbiri değildi. Kocası ve çocukları ölmüştü. Babası ve kayınvalidesi onları yavaşlatmamak, ellerindeki mali kaynağa ortak olmamak, kısacası ”hayatta kalma ve hedefe varma” şanslarını azaltmamak için savaşın yakıp yıktığı sevgili kentlerinde kalmayı seçmişlerdi.

”Orada öleceklerdi”… Kararları bu yöndeydi.

Yola yalnız devam etmek zorunda kaldığı noktada ilk bulduğu fırsatta babasını aramış, geri dönmek, onun kucağında, onunla birlikte, o yıkıntıların arasında Allah’ın biçtiği vade kadar yaşamak ve onunla birlikte orada ölmek istediğini söylemişti.

Babacığı şiddetle karşı çıkmıştı buna. Devam etmeli, tek başına da olsa güvenli ve mutlu bir ülkede yeni bir kapı açmalıydı kendisi için. Gençti o, yaşamalı, yeniden başlamalıydı. Yapabilirdi, yapmalıydı.

Onu ikna edebilmek adına bıraktığı kentin iyice güvensiz, çaresiz, yalnız hale geldiğini anlatmış, yaşamanın imkansızlığından dem vurmuş, ne zaman ki kızının amacının yanına dönüp ”orada ölmeye yatmak” olduğunu anlamış, o zaman babalık hakkını da son koz olarak ortaya sürmüştü.

Müslümanlar arasında babadan helallik almanın anneninkinden daha önemli olduğuna dair yaygın inanca dayanıp, dönerse kendisine hakkını helal etmeyeceğini defalarca tekrar etmişti bağıra çağıra. Bu onunla kurabildiği son telefon bağlantısı olmuştu. Yanıp yıkılan sevgili kentine artık tellerle ulaşılamıyordu.

”Ben evlatlarımı sevdiğim adamı yaşatamadım ama babam benim ölmeme izin vermeyecek, o iyi bir baba, bense iyi bir anne olamadım…” diye günlerce kendisini yemişti.

Küçük kızını sınır boyunda bir mayına bastığında, kocasıyla oğlunu da daha binerlerken batacakmış gibi görünen eski balıkçı teknesi yanaştıkları adanın açığındaki kayalara bindirip parçalandığında kaybetmişti. Ölümü ilk kez kocasıyla oğlunun biraz ötesinde karanlık sular tarafından yutuldukları ana tanıklık ettiğinde denemişti. Orada öylece, hiçbir şey yapmadan, üstünde kalmaya çalışmadan teslim olmuştu karanlık denize. Çırpınmamış, yardım istememişti. Ama öldürmeyen Allah öldürmemişti. Acıdan bayıldığı o karanlık denizden genç bir mülteci tarafından kurtarılıp, kıyıya çıkartılmıştı.

tehlikeli yolculuk

Ölmeyi bu kadar çok isteyenlerin, hedefini kaybetmişlerin, amaçsız, kimsesiz kalmışların nasıl olup da her şeye rağmen yaşadıklarını hep merak etmişken, sorusunun yanıtını en açık biçimiyle vermişti hayat.

Pamuklara sarılan sevgili hayatlar sönerken, sokakta yaşayan, ayyaş, aç, hastalıklı birinin on yıllarca yaşamasının sırrı da aynıydı; kaybedecek şeyi olmayanların tevekkülü… Halep sokaklarının evsizi deli Abdül’ü hatırladı. Kayıplarının acısından delirdiği anlatılırdı hep. Kayıplarının acısı… Kayıplarının acısı…

Oysa delirmekle filan unutulamazdı bu acı. Kayıpların acısını ancak kaybolmak, yok olmak, ölmek unutturabilirdi.

Acıya teslim olmasına izin vermiyordu hayat. Ümit etmek istemezken yeni umutlar çıkartıyordu önüne. Yaşamaya karşı bütün direncine, bütün isteksizliğine rağmen…Bir başka sevgili hayat söz konusu olduğunda teslim olunamıyordu.

…Babasını yanına alabileceğini söylüyordu ayını pansiyonda kalan bazı mülteciler. İşlemlerini tamamladıktan sonra, onun için başvuru yapabileceğini.

Mektup yazmıştı irtibatlarını sağlayan kuzenine. Adresini vermiş, babasına haber ulaştırmasını istemişti.

Biliyordu ki umutları artarsa, sırf onun yanına gelmek, yalnızlığına son vermek, onu yaşatmak, hayatta tutmak adına hayatta kalmaya çalışırdı babası.

Babası… Halep’in Halep olduğu yıllarda ona şahane bir çocukluk yaşatan fedakar babası. Sağlıklı, mutlu, kendisine güvenli olsun diye insanüstü çaba harcayan babacığı.

Giderek küçülen, yorulan, halsizleşen ama yine de arkalarından dimdik, mutlu. Huzurlu görünmeye çalışarak el sallayan babası. Allah’tan, aldıklarına karşılık ona babasını bağışlamasını istedi. Hatta duysun diye bir de yüksek sesle tekrarladı dileğini: ”babamı bana kavuştur, bana bağışla Allah’ım…”

Bu kalabalık, milyonlarca insanın doymaya, sığmaya, ayakta kalmaya, nefesini korumaya çalıştığı kente başka türlü dayanamayacaktı. Bu yarışa katılmaya takati yoktu.

O sırada kapının tıkırdadığını duydu. Yan odadaki gürültücü çocuk duruyordu kapıda. Bir zarf vardı elinde. Kafasından kuzeni geçti yalnızca. Başka kimseden olamazdı mektup. Hayatta başka kimsesi kalmamıştı çünkü onun yerinden, yurdundan, varlığından haberdar.

Elleri titreyerek açtı mektubu. Babasından bir haber almaya, onun umutlanmasıyla umutlanıp hayata sarılmaya ihtiyacı vardı. Mektup kısaydı. İlk birkaç cümleyi hızla geçti. Haber içeren o cümleyi buldu gözleriyle, diğerlerini eleyerek. ”Amcamı kaybettik…” diyordu kuzeni, ”başın sağolsun…”

Mektup ellerinden kaydı, artık yaşamak istemediğinden emin şekilde bıraktı kendisini yere… Buğulu gözlerinin kaydına düşen son görüntü kocasının küçük kızına Şam’dan aldığı, kırmızı palto oldu. Pansiyonun koridorunda genç bir üniversiteliyken sözlerini ezberlediği o şarkı çalıyordu:

”Yesterday
All my troubles seemed so far away
Now it seems as though they`re here to stay
Oh i believe in yesterday…”

Dilek Akerdem Kocabaş…

Lütfen Paylaşın...

Yorum Yapın