Cesaret mi, Esaret mi?

0

Yazımın başından, uzun giriş için özür diliyorum ama bu keyifli günü de sizlerle detaylarıyla paylaşmak istiyorum.
Dün seminer için zor da olsa erken kalktığımı ama keyifli bir gün geçirdiğimi yazmıştım. Bugün pazar, erken kalkmak için hiç bir sebep yok. Sevgilim her pazar olduğu gibi nefis bir kahvaltı hazırlıyordur. Yorgan tepmeye devam…
Yataktan istediğim zaman çıkmanın keyfine varıp, aç kurt olarak nefis kokuların çağırdığı mutfağa doğru yol alıyorum. Çay hazır değilmiş, ama sevgilim herkesin bildiği dudakları hafif büzüşmüş o en şirin haliyle söylüyor bunu.
Sıcacık bazlama, kayısı kıvamında yumurta, küçük küçük doğranmış salçalı sosis, beyaz peynir, domates ve karşımda dünyanın en güzel kadını işte pazar kahvaltısı budur. Teşekkürler Tanrım. Sevgili karım, hafta içinde verdiğim kiloları almam için her pazar aynı “hain” planı yapıyor. Ben de, her pazar “seve seve” bu planın uygulanmasına yardım edip masada ne var ne yoksa silip süpürüyorum.
Kahvaltıdan sonra anne-baba ziyaretine gidip kalan tüm zamanı güneşin altında Kafe’de geçirmeye karar veriyoruz. Güzel sohbetin ardından annemlerden çıkıyoruz ve güneşin kollarına bırakıyoruz kendimizi. Kafe müdavimleri de bizim gibi düşünmüş, masalar dolu. Bizim masamız belli, kan bağımız olmayan kardeşlerimizin masasına yöneliyoruz.
Masada bir misafirimiz var. Kariyerindeki başarılarıyla ismi bir çoğunuz tarafından bilinen dostumuz, uzun aralarla yaptığı spontan ziyaretlerinden birini yapmaya karar vermiş. Sevgili dostumuz hal hatır sorma faslı bittikten sonra “sevgili adayı” için erkek gözüyle yorum yapmamı istiyor. Yaşasın, en sevdiğim rolü oynamamı istiyor; “psikolog”.
Adayımız, dostumuzun hem iş hem de özel hayatının içinde yer alıp, arkadaşlığının hangi boyutta olduğunu hissettirmeyecek kadar da temkinli davranıyormuş. Başından sorunlu bir evlilik geçen adayımızın kız arkadaşı olmasına karşın, fırtınalı havalarda ve herkesten saklanmak istediğinde dostumuzun limanına sığınıyormuş. Ortalık sakinleştiğinde yine denize açılıyor ama arkadaşlıklarının tanımıyla ilgili hiç bir açılımda bulunmuyormuş. Herhangi bir konuda saatlerce konuşup, dip dibe geçen onca zaman içerisinde sıra kendilerine hiç gelmiyormuş. Bütün bunlardan sıkılan dostumuz kendini geriye çekip, sosyal medya ve telefon aracılığı ile gelen mesajlara cevap vermemiş. 15-20 günlük bu sürecin ardından atılan mesajlara isteksizce cevap verilmeye, iş ortamının zorunluluğundan bir araya gelinmeye başlanmış. Ama adayımız yine ser verip sır vermiyormuş. Dostumuz, “Artık bir nokta koymak ve o adamı hayatımdan çıkarmak istiyorum, ne dersin?” diye sordu.
Buyurun buradan yakın, karşımdaki kadın ilk tanıştığım günden bugüne kadar en güzel halinde, zayıflamış, saçlarının rengi teninin rengine olağanüstü uyum sağlamış ve gözlerinin içi gülüyor. Bu adam, “aday” değil, aşık olduğu adam! Hiç tanımadığım adayımızın duyguları hakkında yorum yapamayacağıma göre, varsayımlar üzerinden ilerleyeceğiz.
Ona; “Başından zor bir ilişki geçen adamlar ilk adımı atmaktan çekinirler, senin ona gösterdiğin yakınlığın kendine özel olduğunun farkına varmamış olabilir, bu nedenle adım atarsa seni kaybetmekten korkuyor olabilir, ya da seni hep kendi yaşamını kolaylaştırmak için istediğinde ulaşabileceği mesafede tutmak istiyor,ve hep orada olacağını bildiği için de başka denizlere açılmaktan, başka limanlara yanaşmaktan çekinmiyor olabilir.” diyorum.
Tavsiyem ilk adımı dostumuzun kendisinin atması, her şeyi açıkça konuşması yönünde oluyor. Peki neden? Çünkü kadınlar çoğunlukla karşı tarafın kendileri için çaba göstermesini isterler. 20’li,30’lu yaşlarda hayatın doğal akışı zaten böyledir. 40’lı yaşlarda ise herkes adımlarını daha ürkek atmaya başlar. Zor kazanılan arkadaşlıkları, kolay kaybetme korkusu da cabası. Aşk mücadele gerektirmez mi? Hep şüphe duymaktansa, biraz “yüz kızarması” daha tercih edilebilir seçenek olmaz mı?
“Madem senin için bu kadar önemli, ama cesareti yok, sen harekete geçmelisin”, söylemime “Ben kararımı verdim, arkadaşlığımızı buzdolabına koyacağım. Farkına varıp adım atarsa ne güzel, aksi takdirde yoluma devam ederim” dedi sevgili dostumuz. Bu da bir alternatif, ama bir çok ilişki, cesaretsizlikten başlamadan bitmiyor mu?
Beklerken onu kaybedebilir, harekete geçerseniz olumsuz cevap karşısında kendinize saygınız sarsılabilir. Dilemma da zaten burada değil mi? Cesaret mi, esaret mi? Beklemek mi, gecikmek mi? Hangisini seçerseniz seçin, diğer yaklaşımın nasıl sonuçlanacağı konusunda emin olamayacağınıza göre bir şekilde adım atmak gerekli. İleri ya da geri.
Sohbetimizin sonunda vedalaşırken, dostumuzla, ne benim dediğimi, ne kendi söylediğini yapacağı, iki ay sonraki ziyaretinde “Adını koyamadığımız arkadaşlığımız, ama öyle ama böyle devam ediyor” deyip demeyeceği konusunda iddiaya girdik.
Söz ne olduğunu size de haber vereceğim…

Bu yazı kentli bir erkek tarafından kaleme alındı.2013 İstanbul

Lütfen Paylaşın...

Yorum Yapın