Büyük Patlama ve Suşi

0

Editör Notu:2013’ün son demlerinde sizinle bir öykü paylaşmak istedik. Görüşleriniz bizim için çok değerli. Geri bildirimleriniz bizim için çok değerli… İyi okumalar…

sidet-erden-susi-copy-29122013190625

At kestanesi ağacının koyu gölgesi altındaki bankta ateşli bir tartışmaya girişmişlerdi. Uzun boylu, sakallı, ince yüzlü olanı: “Anlamıyorum,” diyordu. “Senin gibi müspet bilimler okuyan biri nasıl olur da hâlâ bâtıl inançlara saplanır. Aydınlanma Çağı’ndan bu yana iki yüz yıl geçti. İnsanoğlu atomu parçaladı, uzaya gitti. Tıpta harikalar yaratıyoruz. Sen ise bana mistik, karanlık şeylerden söz ediyorsun.”

“Kuşkularım var,” diyordu gözlüklü olanı. Belki de tıp okuduğum için içime kuşku girdi. Fizyoloji, anatomi okurken dehşete kapıldım. Hele DNA’ları havsalam almadı. İnsanın kaderi bir hücre içine şifrelenmiş! Bu muazzam sistem rastlantıyla olamaz! Her şey bir tasarımcının elinden çıkmış gibi.”

Sakallı olanı: “Tabii ki rastlantı değil. Tek hücreli canlılardan bu hale evrimle geldik. Yüz milyonlarca yıl sürdü bu süreç. Bilim bunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtladı. Ama diyeceksin ki tek hücreli canlı nasıl ortaya çıktı? Elektrik akımıyla! Dünyanın ilk döneminde çakan şimşekler ilkel canlıları ortaya çıkardı. Nitekim laboratuarda böyle bir canlı yapmışlar Amerika’da.”

Bu sırada elinde torbalar, yaşlıca bir adam sağa sola bakındı, sonra banka doğru gelip: “Gençler, oturabilir miyim?” diye sordu. “Bir tek burası gölgelik.” Sonra da yanıt beklemeden banka çöktü: “Pek sıcak, ter içinde kaldım.”

Banktakiler bu davetsiz konuktan pek rahatsız oldular. Tartışmanın en heyecanlı yerinde nereden çıkmıştı bu adam?

Sakallı olan bir sigara çıkarıp yaktı, dumanı hırsla ciğerine çekti. Arkadaşı Hilmi’yi tam mat etmek üzereyken şu moruk çıkagelmişti. Ne zaman kalkıp gidecekti acaba? Evet, Amerika’da bilim adamları proteine elektrik akımı vererek tek hücreli bir canlı yaratmışlardı. Bu büyük bir devrimdi. Gerçi tek hücreli, pek basit bir canlıydı bu ama bin sene sonra bilim belki de düşünen canlılar bile yapacaktı. İlerleme işte böyle oluyordu: Adım adım, yavaşça. Hilmi ise her söylediğine karşı çıkıyordu. Tıp okumasına karşın müspet bilimlere bile kuşkuyla bakıyordu. Kendisi gazetecilik okuyordu ama bilime inancı tamdı. Sinir ediyordu bu oğlan onu!

Bir süre sonra sıkılmış olmalıydı ki Hilmi sessizliği bozdu: “ Bilimsel araştırmalar evrenin yaşını ortaya çıkardı. Evren on üç buçuk milyar yaşında. Yani ebedi değil, başı ve sonu var! Evrenin birden bire, Büyük Patlama ile yoktan var olduğu anlaşılıyor. Kutsal kitapların da söylediği bu. Bilim ilk kez dinle aynı noktada buluşuyor.”

Sakallı sinirli sinirli sigarasının dumanını savurdu. “Bir kere, bu bütün bilim adamlarının katıldığı bir teori değil. Ayrıca Büyük Patlama’yı kabul edenlerden bazıları da bu genişlemenin bir yerde durup evrenin büzülmeye başlayacağını ileri sürüyor. Bu büzülme sonunda Büyük Patlama’nın tersi Büyük Çöküş meydana gelecekmiş. Yani evren tekrar yok olacak, sonra yeniden var olacak. Bu bir devr-i daim. Başı sonu yok. Evren hep var ve hep var olacak!”

Bu sırada yaşlı adam lafa karıştı: “Çocuklar, kusura bakmayın, tartışmanıza kulak misafiri oldum. Ben severim düşünen, tartışan gençleri. Ama ne yazık ki, günümüzde çoğunluk bilgisayardan, eğlenceden başını kaldırıp da düşünmeye zaman ayırmıyor. Sizler talebe misiniz?”

Hilmi: “Evet, bey amca. Ben Hacettepe Tıp’da okuyorum. Arkadaşım ise Basın Yayın’da.”

“Pek güzel,” dedi yaşlı adam. “Büyük Patlama laflarının geçtiği bu tartışmanın mevzusunu pek çıkaramadım. Ama anladığım kadarıyla siz Tanrı, ruh var mı yok mu diye tartışıyorsunuz.”

Sakallı gülümsemesini bastırmaya çalışarak yanıtladı: “Öyle de denebilir, bey amca.”

parkta
Yaşlı adam iğreti oturmasını bırakıp sırtını banka yasladı. “Bakın gençler, ben sizler gibi yüksek tahsil yapmış değilim. Bilimsel mevzulara aklım ermez. Ama bu kadar ömür sürdüm, benim de kendime göre bir hayat tecrübem oldu. Sizi sıkmazsam başımdan geçen bir olayı anlatayım.”

“Buyur, bey amca. Dinleriz,” diye yanıtladı gözlüklü.

“Bundan bir yıl kadar önceydi,” diye başladı yaşlı adam. “Bir gece kızımdan telefon geldi. Baba, Suşi öldü, annemi de alıp bana gelebilir misin? diyordu. Suşi onun köpeğiydi, on beş yaşındaydı. Artık yaşlılıktan ölmesini beklerken o gün bir kaza geçirmiş. Evdeki yardımcı kadın Suşi’yi hava almaya çıkardığında, kadının ifadesine göre kucağından birden yola atlamış. O anda sokaktan hızla geçen bir arabadan can havliyle kaçınmış ama bu kez ters yönden geçen başka bir arabanın altında kalmış. Arabanın tekerleği Suşi’nin başından geçmiş. Hayvan bir iki debelenmiş, burnundan kan gelmiş ve hemen ölmüş.

Hanımla birlikte hemen yola çıktık. Kızım Çankaya’da oturur, hayli uzun bir mesafe. Giderken bir taraftan hayvanı ne yapacağımı düşünüyorum. Sabah olunca onu alıp şehir dışına çıkmayı, bozkırda bir yer kazıp Suşi’yi gömmeyi tasarlıyorum. Hanım ise pek tasalı. Kızımız Suşi’yi evladı gibi sever; on beş yıldır onun can yoldaşı. Bu ölümün onu çok sarsmasından endişe ediyor. Gerekirse birkaç gün onda kalırız, kendisini biraz toparlasın, diyor.

Otobüs Cinnah Caddesinden Çankaya’ya doğru tırmanırken dalgın dalgın dışarıya bakıyorum.

küçük kpek

Onu eve ilk getirdiğimiz gündü. Sütten yeni kesilmiş, gözü henüz açılmıştı. Evimizi evi, bizleri de ailesi bilmişti. Pek güzel bir yavruydu, avuç içime ancak sığıyordu. Yalnız yatmaktan pek korkuyordu, ya kızımın ya da oğlumun yatağına giriyordu. Bir süre isimsiz evde dolanıp durdu. Hanımın balık pişirdiği bir gün yere düşen çiğ balık parçasını kapıp mideye indirince kızım ona, Japonların milli yemeği olan çiğ balık anlamında ‘Suşi’ adını taktı. Bir yaşını doldurunca artık ne balık yer oldu ne de kokusundan hoşlanmadığı herhangi bir şey. Sevmediği yiyeceği ağzına koymaz, aç gezerdi. Pek seçiciydi. Örneğin beyaz peyniri değil de kaşar ve dil peynirini tercih eder, salam ve sosise tapar, tavuğun kokusunu alınca hastayken bile kalkar gelirdi. Sadece bir pastanenin poğaçasını beğenirdi. Sevdiği bir yemekten sonra pek mutlu olur, yalanıp durur, halıda taklalar atardı.

Çok da zekiydi. Canımız bir şeye sıkılmışsa o da hüzünlenir, neşeli olduğumuzda onun da keyfi yerine gelirdi. Evdeki mutluluk veya hüzün onun boncuk gibi gözlerinde yansırdı. Bir keresinde eve gelen bir konuğumuz onun gözlerine bakmış bakmış, aman Tanrım, demişti, insan gibi bakıyor bu hayvan. Neredeyse konuşacak! Kızım bazen anneannesine gittiğinde anneanne Suşi’yi pek yaklaştırmak istemez, ama yalvaran bakışlarına dayanamayarak sonunda onu okşamaya razı olurdu. Bir keresinde namaz kılarken gelip karşısında durmuş. Bu yüzden namazını bozmuş ve onu azarlamış. Bir daha namaz kılarken o odaya asla girmemişti.

dog-and-cat
Sevgi dolu bir hayvandı. Ailede biri hastalansa bütün gece onun başında nöbet tutardı. Bir Pazar günü kızım onu parka götürmüş. Suşi orada bir yavru kedi görmüş, tir tir titriyormuş. Annesi de yokmuş ortalıkta. Hayvanın tıslamasına aldırmadan ona yavaşça sokulmuş, yalayıp sakinleştirmiş. Sonra da çimenlere uzanmış, yavruyu karnına yatırıp uyutmuş. Pek şaşırmış kızım. Bir saat kadar öylece kalmışlar. Eve dönme vakti gelince de gitmeyi reddetmiş. Kızım bu yüzden kediyi de alıp veterinere götürmüş. Bir gece veterinerde kalan kedicik orada ölmüş. Kanlı ishali varmış yavrunun.

Bir keresinde kızım onu Akbük’de deniz kıyısına götürmüş. Yakında da bir koyun sürüsü otluyormuş. Suşi içgüdüsünün sesine kulak verip sürüye hamle etmiş. Sürü paniğe kapılıp darmadağın olurken bir koç onun küçümen bir şey olduğunu fark edip ona saldırmış. Bir an sonra deli gibi kaçan Suşi ile onu kovalayan koyun sürüsü pek güldürmüş plajdakileri.

Kızım nereye gitse çanta gibi onu da yanında taşırdı. Pastane, cafe, süpermarket, kuaför, ev gezmesi… Hiçbir yerde hırçınlık yapmaz, uslu bir kız çocuğu gibi kızımın kucağında otururdu. Ama pek kıskançtı. Kızım yanıma oturup boynuma sarılacak olsa hemen havlamaya başlar, sonra da kanepeye sıçrayıp aramıza otururdu.

Çiftleşme mevsimi gelince biraz sorunlu olurdu. Pencereden havlayıp durur, kokusuyla mahallenin erkek köpeklerini evin çevresinde toplardı. Böyle anlarda anneanne ona pek kızardı. Gir içeri, orospu! “Mahallenin zamparalarını da etrafına toplamış” diye söylenirdi.

Hayatımda hiçbir hayvanda rastlamadığım kadar hayata bağlı, çetin cevizdi. Bir gün, birinci kattan apartman boşluğuna düşmüştü. Bir başka gün bir kurt köpeğinin saldırısına uğramış, kanlar içinde kalmıştı. Yirmi üç dikiş atmıştı veteriner. Veteriner onu tedavi ederken tir tir titreyişi, gözünü kızıma dikip ondan güç alışı hâlâ gözümün önünde. İki kez de kist ameliyatı olmuştu. Hepsinden de paçayı kurtarmıştı. Hayata ve bizlere sıkı sıkıya bağlıydı çünkü. Ama sonunda dalgın bir yardımcının ve küstah bir sürücünün kurbanı olmuştu. Arabanın lastiği kafatasını kırmış, beynini asfalta saçmıştı. Suşi bir iki debelenmiş, burnundan kan gelmiş ve hemen ölmüştü.

Eve geldik. Kızımın gözleri kıpkırmızıydı. Soğukkanlı, dirayetli bir kızdır; yine de arada bir dökülen gözyaşlarına hakim olamıyordu. Suşi’yi bir bez torbaya koymuş, sanki üşümesin diye de üstünü bir battaniye ile örtmüştü. Bize Suşi’yi apartmanın bahçesine gömmek istediğini söyledi. Bahçe zaten kendi dairesine aitti; sırf Suşi bahçeli bir evde rahat etsin diye bu daireyi tercih etmiş, üst katlarda, Ankara manzaralı bir daire satın almamıştı. Karşı çıkmanın anlamı yoktu, kararını vermişti. Kapıcı, bahçede bir mezar kazmaya başlamıştı bile.

Suşi’yi gömmek için torbadan çıkardık. Kızım onun ipeksi tüylerini okşuyor, “canım, yavrum, seni bahçede yatıracağım, kendi evinde kalacaksın, hiç ayrılmayacağız.” diye mırıldanıyordu. Sonra onu son kez öptü, gömmesi için kapıcıya uzattı. Bense karışık düşüncelere dalmıştım. Pek dini bütün bir insan değilim ama ölümden sonra başka bir hayata inanmayı daha doğal, teselli edici bulurum. İnsanın hepten yok olmasını aklım almaz. Acaba, diye düşünüyordum, insanoğlu düşünen bir yaratık olduğu, yok olmayı kendine yediremediği için mi ölümden sonra başka bir hayatı düşlüyor. Eğer ruh diye bir şey varsa ve o ölümsüz ise Suşi’nin ruhu ne olacak? Cennet, cehennem insan içinse onun ruhu nereye gidecek? Her canlının ruhu varsa o ruhlara ne olacak? Yoksa ruh sadece insanlara özgü bir şey mi?

Neyse, üzüntülü bir halde odamıza çekildik. Eşim korkmasın diye kızımla aynı yatakta yatacak, bense başka bir odadayım. Ben zorlukla uyuyabildim ama sonunda dalmışım. Ertesi sabah uyandık, kahvaltımızı yaptık. Bu sırada kızımın iki arkadaşı geldi. Bunun üzerine kızım;” anneciğim, siz artık gidebilirsiniz, bugün yalnız değilim.” dedi. Biz de böylece eve döndük.

Evde karım bana “bu gece ne oldu, biliyor musun?” diye sordu ve anlatmaya başladı: “Geç saate kadar uyuyamadım. Nihayet dalmıştım ki birden bir şeyin ayağımın tabanını yaladığını hissettim. Yataktan fırlayıp oturdum. Suşi yerde tam karşımda oturmuş bana bakıyordu. Önce dün geceki olayı hatırlamayıp ben de ona gülümsedim. Ama birden onun öldüğü, bahçeye gömüldüğü gözlerimin önüne gelince korktum, dualar okumaya başladım. O hâlâ boncuk gözleriyle bana bakıyordu. Bir süre sonra da kayboldu.” “Bunu rüyanda mı gördün, hanım?” diye sorunca karım, “anlamıyor musun, ayağımı yalayınca yataktan fırladım, tamamen uyanıktım.” dedi. Sonra da ekledi. “Onun bahçeye gömülmesine izin verdiğim için galiba bana teşekkür etti.”

O gün öğleden sonra eşim bilgisayarda oyun oynuyor, bense ayrı bir odada kitap okuyorum. Birden bir köpek sesi duydum. Bizim sokakta bir iki köpek var, onlar havlıyor diye düşündüm. Ama ses bu kez evin içinden gelince ayağa fırladım. Bu Suşi’nin sesiydi! On beş yıllık hayvanımın sesini tanımaz mıyım? Hanıma koştum “bir köpek havlıyor duyuyor musun? diye haykırdım. Onun kulağı benden çok daha deliktir. “Hayır, hiçbir ses duymadım.” dedi. O zaman anladım ki, ses sokaktaki hayvanlara ait değil, öyle olsa o da duyardı. Zaten, nasıl tarif edeyim, ses canlı, dünyevi bir ses değildi, gaipten geliyor gibiydi.

Üç dört gün sonra da oğlum onu rüyasında görmüş. Suşi dört yıl önce ölen anneannesinin kucağında oturuyormuş. Hepimize böylece ayrı ayrı görünüp bize veda etti Suşi.”

park gün batımı
Hilmi araya girip sordu: “Peki, kızınıza hiç görünmedi mi?”

“Onu sormadım,” dedi yaşlı adam. “ Kızımı üzmek istemedim. Suşi’nin ne zaman sözü geçse yaşlar şıp şıp akıyor gözlerinden.”

Bu arada sakallı söze karıştı. “İlginç bir hikâye ama gerçekliği yok. Bütün bunlar beynimizin bizlere oynadığı bir oyun.”
Yaşlı adam gülümsedi: “Böyle söyleyeceğini biliyordum, evlat,” dedi. “Haydi, sağlıcakla kalın.” Sonra poşetleri eline aldı ve otobüs duraklarına doğru yürüdü.

Sedat Erden
(Gerçekedebiyat.com)

Lütfen Paylaşın...

Bu yazı yorumlara kapalıdır.